Gözler

Duyu organları içinde en çok üzerine düştüğümüz gözlerimize birlikte göz atacağız. Önce birkaç deyim ve anlatmaya çalıştıklarından yola çıkalım;

 

“Seni gözüm gibi sakınıyorum!”

 

Çok değer verdiğimizi ve tehlikelerden korumaya çalıştığımızı en kısa ancak bu kadar güzel anlatabiliriz.

Gözümsün demek canımsın demeye eşdeğer olsa gerek.

 

Gözümüzün hiç tutmaması ise güven sağlamakta zorlanacağımızı gösterir.

 

Gözüne girmek; Saygı ve beğeninizi kazanıp takdir edilmeyi anlatır.

 

Gözümüz değerlidir. Ve bir o kadar hassas. Bugüne dek yaşadığımız onca güzelliklerin yaşanmasındaki büyük vasıta kaynağı gözler; gerek yaşamda mutluluğu artırmak gerekse tehlikelerden korunmak adına oldukça önemli görev üstlenir. Ancak gözün görevleri sadece bunla sınırlı değildir. Göz bilinçli ya da bilinçsiz olarak kullandığımız iletişim öğelerimizin başında gelir. İletişim en kısa tarifiyle paylaşmaktır. Duyguları, bilgileri, fikirleri diğeriyle paylaşmak. İletişim öğesi ise paylaşmaya yarayan her türlü unsur. Bazen onlarca kelime bazen bir bakış bazen de bir susuş hepsi bir şey anlatır.

Hiç susarak çok şeyi anlattığınız olmadı mı?

 

Nasıl başardınız bunu?

 

Susarak nasıl konuşulur?

 

Gözler gizemli organlardır. Gözlerin gücü bizim onu bildiğimizden fazladır.

Atalarımız bunu bizden önce fark etmiş olmalı ki; gözler bu denli çok yer almış atasözlerinde,deyimlerde,türkülerde…

 

Gözümün içine bak ve bana doğruyu söyle diye sitemde bulunduğunuzu hatırlarsınız? Gözlerinin içine bakarken yalan söylemek zordur. Gözler bizi ele vermesin diye gözleri kaçırmak ise başlı başına bir ele verme göstergesidir. Değişik duygu durum karşısında suratımız değişik ifadelere girer. Göz bebeklerimizde bu duygu durumdan etkilenir. Üzgün duygu durumda ve aydınlık ortamda göz bebeği küçülür. Mutlu ve sevinçli durumlar ile karanlık ortamlarda göz bebeği büyür. Heyecanlanan birisinin gözbebekleri normal büyüklüklerinin dört katına çıkabilir Gözlerden çok şey çıkarır; gözlerden çok şey anlarız. Saklamaya çalıştıklarımız; anlatmaya çalışklarımız. Doğru ve yalanlarımız; kelimelerden daha çok şey anlatan gözlerden okunur.

 

İletişimin yaklaşık yüzde 70 i sözsüz iletişim ve beden dili ile yapılır. Sözsüz iletişimin etkili mesaj vericilerindendir gözler

Seni gördüğüme çok sevindim diyen uzun süredir görmediğimiz arkadaşının sevincinin derecesini de anlarız gözlerinden. Sizi görmeyi istemeyenleri de… Gülünce gözlerinin içi gülenler. Sinsi gülenlere göre daha yakın gelir.

Gözbebeklerinin büyümesi iletişime geçen kişide güzel duygular uyandırır. Karanlık ortamlar gözbebeklerini büyüten etkenlerden biridir. Karanlıkta ışığı daha fazla alıp daha iyi görmeye çalışan gözbebekleri bu hedef için normalden daha büyük konuma gelir. Karanlık ortamın daha romantik algılanmasında gözbebeğinin rolü vardır. Çekingen birini en iyi gözlerin sürekli kaçırılmasından anlarız. Aslında her birimiz farkında olmadan gözbebeklerimizdeki bu mesajı gün içinde alır ve buna bağlı yorumlamalarda bulunuruz. İnsan sarrafı olanlar gözlerin mesajını iyi okuyanlar olsa gerek.

Gözler bazen güç verir bazen de bütün gücü hızla tüketir. Baktıkça doyulamayan bir manzara oluverir; ateşi yüreği yakan bir ıstıraba da dönüşebilir. Sözlerin güzel olduğu ortamlarınızın bol; gözlerin kötü sözlere tepki gösterdiği duyumlarınızın az olması umudu ile…

Evlilik

Evliğe hazırlanmak uzun zaman alsa bile evlenmek bir an meselesidir. Nikah masasında sorulan soruya evet demeniz bir anda sizi evli yapar. Genelde alışıldığı üzere bayana verilen evlik cüzdanı bu ilişkinin resmi bir belgesidir. Evlik gerek yasal, gerek sosyal , gerekse bireysel sorumluluklar yükler. Bu sorumlulukları kesin çizgilerle birbirinden ayırmak zor olmakla birlikte sorumluluk sadakat ve sevgi ve saygı kavramları oldukça önemlidir.
Evlilikte sık sık tartışma yaşayan ailelere bakıldığında tartışılan konuların oldukça basit düzeyde konular olduğu görülecektir. Bunun sebebi çiftlerin temel sorunları göremeyişidir. Bu yazımızda evliliği daha etkin hale getirecek pratik önerilere değineceğiz.

Dürüst olup duygularınızı paylaşınız

Eşlerin duyguları net ifade etmesi ve gerekir. İnsanlar genelde olumsuz duyguları saklama eğilimindedir. Canım ne oldu sorusunun alışılmıştak hazır cevabı yok bir şeydir. Oysa eşler birbirlerini sadece sevindiren değil aynı zamanda üzen ya da olumsuz gibi görünen duygularla da kendlerini anlatmalıdır.
Eşinizden duymaktan hoşlanmadığınız bir şeyi duyduğunuzda sessiz kalıp yok bir şey demek yerine böyle söylemene üzüldüm diye duyguları paylaşmanız iyidir.
Kızgınlık öfke duyguları sürekli olarak içe atıldığında uzu vadede psikolojik problemler kısa vadede ise içe atılmışlık duygusunun verdiği tepkisel soğukluğa neden olur. İleride bir zaman da olmadık yerde içe atılan bu duygular fazlasıyla ve uygun olmayacak şekilde açığa çıkabilir.

Eşinizin duygularını anlamaya çalışın

Yaşam olaylarında kişinin yerine kendini koyabilme becerisine empati diyoruz. Zaman zaman düşünce egzersizi yaparak ben olsam ne hissederdir? Ben olsam nasıl tepki verirdim diye düşününüz.

Sorunları çözerken Sen ve Ben yerine sorun ve davranışları ele alın

Bir tartışmada ne zaman sen şöylesin diye kişiliğe yönelik olumsuz bir atıfta bulunulsa Savunma mekanizmasının bir gereği olarak karşı tarafa yönelinir . Tartışmalarda karşı tarafı suçlayıcı küçük düşürücü hakaretlerden kaçınıp olumsuz bulunulan davranışın sizde oluşturduğu duygu üzerine durun.
Size fikir sormadan plansız bir şekilde eve çok da ihtiyacı olmadığınızı düşündüğünüz bir şeyi alan eşinize Çok dik başlısın başına buyruksun gibi suçlamalar yerine , bana fikrimi sormaman kendimi değersiz hissetmeme neden oldu önemsenmediğimi hissettim diyebilirsiniz.

Birbirinizden sevgi sözcüklerini esirgemeyiniz.

İnsanları evliliğe iten psikolojik gereksinimlerin başında sevme ve sevilme ihtiyacı yatar. İçtenlikle söylenen güzel sözler evlikteki ilişkileri düzenler. Ancak bu nedenle papağan gibi sığ ve ilgisiz söylenen sözlerin tesirinin çok etkili olmayacağı kanaatindeyim.

Kendinizle ilgili kararlarda bile eşinizin fikrini alınız

Yaptığınız işlerde eşinize verdiğiniz bilgiler haberlerdeki gibi yapılanlara ilişkin bilgi vermekten çok onunda fikrini soracağınız ortak karar alma süreci şeklinde olmalıdır.

Anababa ,akraba ve komşuluk ilişkilerini iyi tutunuz

Yapılan araştırmalarda boşanmaların yaklaşık dörtte biri ailelerin anlaşmazlıkları nedeniyle olduğu saptanmıştır. Eşlerin birbirlerinin ailelerine kendi ilişkileri içinde önem verdiği unsurların tümünü yerine getirmelidir. Sevgi ve saygı da karşılık ilkesi çok önemlidir. Kendi anne ve babamıza söylenmesini yakıştıramadıklarımızı karşı tarafın anne ve babasına da söylememeliyiz. Komşu ziyaretleri ve akrabalık ilişkilerini sağlam tutmak aile uyuma önemli etki sağlar.

Yolculuk

Gecenin karanlığında nasılda işliyor kulağınıza saatin ritmik sesi…Yorgun bedenden daha az dinlenmiş zihin kendini hazırlaya dursun gidişe…Hatırı sayılır günleri geri bırakmanın acısı mıdır bu hüzün? Ayak sesleri silmelidir artık kulakları çınlatan susmaları…Merdivenler bir bir inilir…Kaldırımlar yürülürde; varılır mı bilinmez. varılır mı? bilinmezlere…
Yarına giderken; dün olmaya giden bugüden sıyrılıp dünü bugün yapacak bir yolculuğa çıkıyoruz bu yazımızda… Zihnimizi epey zorlayacağız birlikte..Hatırlayabildiğimiz ilk anılara gidip unuttuklarımızı geri çağırmaya çalışacağız.
Hayatın bir yolculuk olduğunu çoğu yazımda vurgulamışımdır. Yarınları eksiltip dünleri çoğaltan bir yolculuk.
Hadi gidebildiğimiz kadar geriye gidelim geri dönüş biletlerimizin açık olduğu bir yolculukla … Bir kaç dakikalığına kapatın gözlerinizi, Rahat nefes alıp verin. Gevşemeye çalışın ve en gerisine gidin hatırladıklarınızın.Yırtılan takvim yapraklarını geri koyarak. Hatta varsa küçüklük resimlerinize bakarak yapın bunu. En küçük göründüğünüz resmi alın elinize..
Resmi nerde çekinmişsiniz?
Mekan nasıl?
Eşyalar, kıyafetiniz …
Her şey çok değişmiş değil mi? Sanki bir film gibi…
Benim filmimin hatırımdaki ilk karesini sizlerle paylaşmak isterim. Ama bir şartla ! yazıyı okuduktan sonra sizde yorumlar köşesinde bize paylaşmaya açacaksınız hatırınızdaki ilk sizi…
İlçenin merkezine giderken yolun sağ tarafındaki bir oyuncakçı dükkânına götürdü babam beni. İstediğini alabilirsin seç? Dedi. Onlarca oyuncak vardı . Bir müddet kararsız kaldıktan sonra plastikten yapılmış mavi renkli romörkü olan bir traktörü seçtim. Tekerlekleri ince metale geçirilmiş basit bir oyuncak hatırladığım ilk oyuncağım. Yatağımın başında takılı serum şişesine uzanan kolumdaki intrakete rağmen oynamaya çalıştığım oyuncağım. Yıl 1982 ya da 1983 olabilir. İçimdeki lüks tır kullanma merakının kaynağını hatırlayabildiğim bu ilk oyuncağıma bağlamaktayım. Ağır bir hastalık geçirmiştim. Hastaneye yatış öncesiydi babamla birlikte oyuncakçı dükkânına gidişim.
Çocukluk yılları hep özlemle anılır. Ah bir çocuk olsam dilekleri sık sık duyulur konuşmalarımızda… Çocukken de iyi ki çocuğum düşüncesinde miydik acaba? Yoksa o zaman da; ah bir büyüsem! mi diyorduk. Dokuz yaşındaydım; ağabeyim de oniki. Oniki yaşına gelsem diyordum. Her şey o zaman çok farklı olur. Daha 3 yaş vardı onikiye. Oniki ye gelindiğinde ise Aslında farklı olan hiçbir şey yoktu. Umutları bir sonraki yıla taşımak ise bilindik manzaranın aynı fotografıydı.
Yetişkinlerin çocukuk yıllarını özlemle anmasının elbet bir çok nedeni vardır. Ama bir neden vardır ki bunu açmak isterim sizlere; özlemini duyduğumuz coşku… Çocuklar duyguları uçlarda yaşar. Korku, sevinç, mutluluk. Küçücük olaylar büyük duygular oluşturur çocukta… Yetişkin olarak basite aldığımız bir olay çocuk için tarifi yapılamayacak kadar korku oluşturabilir. Çocuklarımızın korkularına kendimizin değil onların gözünden bakamaya çalışalım ve geçiştirmeden teskin edelim onları.
Küçükken sizi en çok ne korkuturdu? Örümcek, yılan, karanlık…Sevdiklerinizin yanınızda olmaması hali, canavar, Öcü …Sayamadığınız onlarca şey…

Büyüdükçe daha az uçlarda hissedilir duygular. Tecrübe duyguları törpüler zamanla.
Aman bunda ne var korkulacak diye geçiştirdiğiniz olaya, çocuk sizin gördüğünüz yılları görmeden, gerisinden bakıyor zamanın. Tecrübe henüz törpüsünü vurmamıştır duygulara…

ALIŞVERİŞ, REKLAM VE BİZ

Market rafları arasında dolaşırken aynı tür ürün çeşitlerden bir kaçındaki ısrarımızın belirleyicileri… Saniyelerini bile ezberlediğimiz görüntüleri içinde barındıran tüketim teşvikçileri… Kötüsünün olmadığı; iyisinin de şüpheyle bakıldığı; beğendirme ve sürüm yapabilme çabasını içeren her türlü faaliyet.
İşte reklamlar!
Bir tarafta reklam bir tarafta biz..
Suçlu hangimiz?
O kadar büyük bir hızla tüketime koyulmuşuz ki; tüketim hızımız bizi sollayıp gitmiş. Geride kalanları raflardan toplaya toplaya yetişmeye çalışıyoruz tüketime… İhtiyaç üzerine birkaç ürün almak için gittiğimiz alış veriş dönüşünün hiçte öyle olmadığını çoğumuz bilir. Bu durum şüphesiz birçok faktörden kaynaklanmaktadır. Bu hafta sözünü ettiğimiz faktörlere kısaca değindikten sonra reklâmlar üzerine paylaşımda bulunmaya çalışacağız.
Tüketimi artıran sebeplerden biri ürünleri satın aldığımız mekânların değişiminin etkisi. Mekan tüketim davranışımızı önemli ölçüde etkiliyor… Artık ürünleri 20-30 metre kareye sığdırılmış küçük bir dükkan içerisinden almıyoruz. İçerisinde gezinti yapabilecek kadar büyük alış veriş merkezlerimiz var .
Eskiden alış veriş merkezlerine göre çok daha sınırlı ürünleri alabileceğiniz mahalle bakkalına girdiğinizde iletişim kurmak zorunluluğuyla karşı karşıyaydınız.
Merhaba …
Alacağınız ürünü alıp ücreti ödeyip çıkmanız iki ya da üç dakika içinde olurdu. İyi günler deyip çıkardınız. İhtiyacınızı almıştınız yani…
Büyük bir alış veriş merkezine girdiğimizde; Aman çabuk gir sakın bekleme! Diyemeyen fakat sizi çabucak içeri sokan fotoselli kapı çıkar karşınıza. Plan değiştirip alışverişten vazgeçer de aynı kapıya yönelirseniz; bu itaatkâr kapı birden asiliğe başlar ve açılmaz. Alışveriş yapmasanız da çıkış kapısına kadar yürümeniz gerekir. Market sahibi olsam en iyi ürünleri, en beni al! diye bağıranları bu geçiş koridoruna koyardım. Mevsimlerden kış işe sıcak; yaz ise serindir marketler. Tavanda spotların yanına yerleştirilmiş hoparlörden yavaş ritimli müzik duydunuz mu hiç? Neden acaba? Dinlenilen müziğin ritminin yenilen yemeğin hızını etkilediğini belirten bir araştırma hatırlıyorum. Hızlı ritim müzikte daha hızlı yiyoruz. Acaba hızlı ritimde daha hızlı alışveriş yapıyor olabilir miyiz? Selam vermek zorunla olduğumuz biri de yok. İstediğin kadar dolaş acelesi hiç yok belki aklına bir şey daha gelir belki bir ürün daha fazla alırsın. Bu belkiler çoğunlukla bekliliğini yitirir ve kesinliğe dönüşünce maaş gününü beklemeksizin dolduruverirsin sepetini Çünkü pin kodunu girmek yeterli olur bedel için. Bedelin bedelini görmek ise son ödeme tarihinden bir hafta öncedir.
Şimdi reklâmlara gelelim
Yazımı yazarken televizyonu açıp 8 kanal değiştirdim dördünde reklâm vardı. Rasgele bir zamanda kanalların yüzde ellisi reklâmı içeriyor dersek yanlış söylememiş oluruz.
Bazen filmin en heyecanlı yerinde, bazen maç aralarında, bazen kimin kazandığını duymadan hemen önce…Amaç kanal değiştirmenizi engellemek. Heyecan duygunuzu merak duygunuzu hâkim kılarak kanalda takılı bırakmak.
Reklâmlarda en çok kullanılan şey genelde kadın ve çocuktur. Kadının cinsel tema olarak işlenişi çok alakasız ürünlerde bile rahatlıkla kullanılmaktadır. Hedef kitle erkek olunca erkeğin dikkatini çekmekte kadına düşünüyor. Bir bayan giyiminde kadının oynaması çok normal karşılanabilir ancak bir tıraş makinesini kadın bedeni ile alakalandırmak güç olsa gerek. Aynı şey bebekler içinde geçerli bebek bezinde bebek gayet uyumlu ama uyumu bozan beyaz eşyada bebeğin kullanılması. Bebek masumiyettir. Bebeğin güzelliğini izlerken alınması istenen ürünün özendirilmesi oldukça kurnazca ve masumiyetten uzak gibi görünüyor.
Kullanılan ne olursa olsun sonuç Başarılı!. Gittikçe artan tüketim hızı… Hep daha fazla ve en son çıkanını alma isteği. Bir üst modeli almanın gerekliliği düşüncesi…

SANALDAŞ

           Mrb.         mrb
                              Nbr           iii     u
                             Nrd.          Fatsa
                             Asl pls.      28m
                             bye      

İlk 15 saniye içerisinde arkadaşlık kurup kurmayacağınızı bu uydurma kısaltmalarla öğrenebiliyoruz… Ekranınızda yazılanların ne kadarının doğru olduğuna kanaat getirmeye ise 15 ayınız yetmez. Bu hafta üzülerek üzerinde durulması gereken bir konuyu siz değerli okuyucularımızla dertleşmeye açmak istedim. Arkadaşlık kavramını derinden sarsıntıya uğratan sanal bir ilişki oluştu. İlişki temelinin dayanağı; yukarıdaki ilk diyalog.
Ülkemizde 2000 li yıllarda iletişim teknolojisi en ücra yerleşim yerlerine kadar girme imkânı buldu. İletişim teknolojisinde telefon ve bilgisayar başı çekiyor. Teknoloji; haberlerini bile takip edemeyeceğimiz kadar hızlı gelişiyor. Bir dostumla hasbi hal eyler iken kurduğu cümleyi anımsadım. Bana; beyaz eşya dükkânının önünden iki yıl önce vay be! diyerek sadece hayranlıkla izleyip geçtiği ve fiyatını bile sormadığı bir Televizyonu eskimiş model muamelesi yaparak evinde kullandığını söylemişti. 3 yıl önce çıkan bir cep telefonu modelinden kullanıyorsanız etrafınızdakilerin ilginç tepkileriyle karşılaşmanız muhtemel…Değişen teknoloji hayatımızın tümüne yansıdı. Özellikle de ilişkilerimize. Adını Sanaldaş koyduğum kavram arkadaşlıkların önünde büyük bir tehlike olarak duruyor. Gerçek arkadaşlık ve dostluk kavramı sarsıntıya uğradı. Bilgisayar kullanıcılarından hiç de azımsanamayacak kadar büyük bir kısmı sanal arkadaşlık ilişkileri içerisinde zamanını tüketiyor. Zamanı tüketmek diyorum. Zamanın büyük bir bölümünü hiç görmediğin ve söylediklerinin doğruluğundan şüphelendiğin birine bağlayıp gerçek hayattan kopmanın en masum tanımı bu olsa gerek.
Günümüzde binlerce site binlerce sohbet ortamı sağlıyor. Basit bir hesapla Türkiye de bir günde bir sohbet sitesine 100 kisi bir saatlik sohbet yapmak için girse 100.000 kişi yani 100.000 saat yapar çok basit ve hiçbir veriye dayanmayarak sadece öylesine bir tahminle hesaplanmış olan ve hiç uğruna giden 100,000 saat. Bu ülkemiz için sadece istatistiklerden çıkardığımız genel bir kayıp. Nicelik yani. Bir de nitelik yönünden bakaşım.Ekrana ayrılan her dakikanın aslında sevdiklerimizden çalınan dakikalar olduğunu düşünmek ne kadar üzücü. Eşimiz annemiz babamız çocuğumuz ya da kardeşimiz ve yahut arkadaşımız…Dakikaları çalıp ekran karşısında verdiğimiz kişi bu dakikaları saydıklarımızdan daha çok mu hak ediyor?
Şimdi kendimize gelelim. Özlemlerim var! diye bir mazeretimiz olabilir. Bana çok sıcak davranıyor ve beni anlayan bir tek o var da diyebiliriz. Sevdiklerimizden duymayı özlediğimiz cümleleri iki dakika içinde bizlere kolayca söyleyiveren kişilerin sohbetini sıcak bulup romantizm aramak: Karnı aç olan bir bebeğin ağlamasını gidermek için ağzına verilen emzikten karnını doyurma çabasına benzer. Bebeğin karnı bu emzikle ne kadar doyarsa; sanal alemde özlemini duyduğumuz içten sevgi sözlerinin ayak altına alınarak sıradan söylenişi bu denli duygusal ihtiyacımızı giderir. Ve beraberinde duyulması muhtemel suçluluk hissi de çabası…Peki hocam hiç mi faydası yok ilişkiler gelişiyor yeni insanlar ilişkiler yeni kazanımlarda bulunuyoruz diye geçiyor değil mi ? peki hocam diye geçiyor benim de içimden yeni kazanımlar uğruna kaybettiklerimiz… hiç mi zararı yok?
SANAL DÜNYADA KAZANILAN ZANNEDİLEN HİÇ BİR SAAT GERÇEK DÜNYADA KAYBEDİLEN BİR ANI KARŞILAMAZ. ZAMANIMIZDAN KAYBEDECEK KADAR ÖMÜR ZENGİNİ DEĞİLİZ. EN BÜYÜK ZENGİNLİK BİLE HARVURUP HARMAN SAVRULURSA TÜKENMEYE MAHKÛMDUR.

BİZ… YANİ TEPKİLERİMİZ

Ağlamak alabildiğine… Gözlerini henüz açmadan gözyaşı dökerek başlar hayattaki ilk tepkimiz. Sonra uzun bir süre daha bu tepki üzerine kurulur hayatımız. Bazen karnımız acıktığı, bazen bir yerlerimiz ağrıdığı için bazen de uykumuz geldiği için ağlamışızdır. Zamanla gülme eklenmiştir ağlamamıza… Kaşlarımızı oynatmaya başlamamız suratımızı ekşitmemiz… derken jest ve mimikler gelişir. Hiç konuşmadan da gözlerimizi konuşturmaya başlarız. Duyduğumuz ya da algıladığımız hemen her olaya bedenimiz bir tepki verir sonra bu tepkiler biz oluverir. Güler yüzlü asık suratlı ya da meymenetsiz olarak tanınmışızdır bir kere…
Psikolojik görüşmelerimin çoğunda danışanlarımı ayna karşısına geçirip ne gördüklerini sorarım. Ayna ile göz göze gelmekten kaçınan da olur Kendine hayranlıkla bakanda aynı şeyi siz okuyucularımdan istiyorum şimdi hemen bir ayna karşısına geçip kendinize bir bakın karşınızda ne görüyorsunuz? Soruyu biraz yönlendirelim. Dışarıdan size bakıldığında bakan kişi ilk ne düşünür? Çok dertlimi mi duruyorsunuz? Sıkılgan? Kızgın? Sevimli? Ya da korkunç? Cevabını objektif vermeye çalışalım lütfen! Kendinizi nasıl görmek isterdiniz? Acaba sürekli asık suratlı duruyor diye eleştirilen biri asık suratlı olduğunun farkında mıdır?
Olaylar kişiler üzerinde belli düzeyde duygusal tepki oluşturur bu duygusal tepkiler kişiler arası farklılık gösterir. Tuttuğu takımı yenilen bir taraftar çok üzülüp birkaç gün morali bozuk canı sıkılmış bir vaziyette çatacak yer ararken Tuttuğu takımın yenildiğini gören diğer taraftar maçın hemen sonrası üzüntüsünü üzerinden atıp yenilgiyi çok normal karşılayabilir ve bir sonra ki maçı hiçbir şey olmamış gibi izlemeye gidebilir. Kalabalık içinde yürürken ayağına basılan Ömer kızıp “Önüne baksana!” diye tepki gösterirken; Mustafa “sorun değil” dercesine bir tebessümle yürümeye devam edebilir. Bebeklikten bu yana her birimiz olaylar karşısında farklı düzeyde tepkiler gördük. Küçücük bir hatasında annesine babası tarafından bağırıldığını gören Ömer için dışarıda ayağına basıldığında verilecek tepki Önüne baksana olması normaldir. Ancak Ömer in yaptığı davranışın kabahatini babasına yükleyip Ömer i temize çıkarmak fazla iyimser olur ki Bireylerin bütün yanlışlarını toplumdan öğrenilen yanlış davranışlara bağlayıp bireyleri sorulu tutmamanın doğru olduğunu düşünmüyorum. Tepkilerimiz bizi anlatır. Bizi tanıyanlar olaylara nasıl tepki vereceğimizi çoğunlukla kestirir. Biz de kestiririz. Bizi anlatan tepkilerimizi gözden geçirip kendimize ayna ile bakalım. Gördüğümüz yanlış tepkileri düzeltmek kendimizi geliştirmek ödevinin temel bir parçasıdır. Öğrendiklerimizle birlikte davranışlarımızı değiştirmek bizi olgunlaştırır. Duyguları değiştirmemiz zordur. Tepkilerimizi değiştirmek ise duyguları değiştirmekten kolaydır. Kızmamız gereken bir olay karşısında kızmamız çok normaldir. Ancak kızgınlıkla sonradan üzüleceğimiz tepkiler vermekten kaçınmalıyız.

DOKSANINDA GİTSEM BİLE YÜZDOKSANIMDA GİTSEM BİLE

Bazen çok bunalırsın, her şey üstüne üstüne gelir, en sevdiğinin sözleri bile dokunur sana…Kimsenin seni anlamadığını düşünür ve etraftakilere içten içe sitem edersin. Sen anlatmaya ve göstermeye çalıştıkça insanlar görmemeye çalışır adeta… en çok ta en yakınındakilere kızarsın… sonra kızmaların büyür ve kendine kadar uzar. İçindekileri haykırmayı denersin kalp kırma korkun mani olur haykırışlarına… Haykırışların içinde sessizce yürürken beynindeki yankısı duyulur dışarıdan… Oysa her gün ne haber diye soruşlar rutinleşmiştir. Her kez nasılsın diye sorsa da; her kez ilgilenmez nasıl olduğunla … Kırmızı ışıkta duruşlar bile can sıkmaya başlar artık. Hep yeşil yanmasını istersin… Ne yemek eskisi kadar lezzetli ne de tatlılar tatlıdır. Hayata dair aldığın tad acı olmuştur adeta…Daha önce normal karşıladığın bir sürü şey; o andan itibaren normal değildir. Ya uykun kaçar ya da uykudan ayrılasın gelmez… Her an kötü bir haber alacağın beklentisi, kötü bir haber almana gerek kalmadan seni kötü etmeye yetiyordur. Bir tatile gidip bütün sorunlardan kurtulacağın düşüncesinin peşine takılırsın. Bir süre oyalar bu düşünce seni… Tatil dönüşü fidan bıraktığın sorunlar koca bir çınar olmuştur. Kesilse yılların kışını çıkaracak odun…Bir daha hiçbir şey düzelmeyecek gibi gelir…
Ve aradan yıllar geçer sorunlarını hatırlamazsın bile .. belki bir dost eli, belki bir bir hastane … belki birkaç satır yazı..Belki kıbleye yönelmiş avuçlar …Belki de beklileri çıkarılmış hepsi nedenini bile unutturmuş sana… Var olmanın mutluluğunu tırnak uçlarına kadar hissedersin Peki bu denli çıkılmaz görülen sorunlar hangi köşede saklı şimdi…Hatırlar mısın ilkokula başlarken ki kaygılarını…Okul nasıl bir şey? Öğretmen nasıl? Sınıf hangisi?…Hatırlarmısın en çok korktuğun öğretmenin dersinden önce yaşadığın korkunu?…İlk arkadaş kavgan sıra arkadaşınla halledemediğin sorunlar…Ayna karşısında duruşuna bile karşı çıkan ailene olan sitemin. Seni azarlayan sevdiklerin.Çalışma hayatının ilk dakikaları… İlk tehtid yeyişin. Trafikte korkutan korna…Evlilik sorunların. Eşinle tartışman… Hepsi nerede? hiç mi yaşanmadı? Şimdi bir yatağın köşesinde beklediğin ölüm mü? Yaşama sığdıramadığım yıllarımı çalmaya gelen Azrail; keşkeleri mi çoğaltma benim! Hani ben olmazsam yürümezdi bu işler, Hani ben olmazsam bunlara kim bakacaktı. Hani kimse beni yenemezdi ben asla pes etmezdim. Keşkelerim…hatalarım ve doğrularım… hangisi daha yakındı bana…. Hayat bana tanıtıldıklarıyla yaşanıyordu da; ölümün bu ansız gelişi tanıtılmış mıydı bana ? Korkularım, hüzünlerim, sevinçlerim… doksan yıldan elimde arta kalanlar iki doksan yıl daha doldurur gibi… Acaba doksan yıl beni kaybettiğine üzülürmü. Belki de ipucu burada hayatın. Öyle bir yaşamalıydım ki yılları; ölümüm üzmeliydi yılları. Gidişim hasret oluşturmalıydı doğan zamana. Eğer gidişine seviniyorsa zaman hüsran denizinin keşkeleri “bir fırsat daha” haykırışlarıyla dalgalansa da yaşanmış yaşanmıştır artık. Ne ben olacağım şimdi ne beni üzenler ne de üzdüklerim…Gidişim hasret oluşturmalıydı zamana. Doksanında gitsem bile yüzdoksanında gitsem bile…

FARKEDEBİLMEK

Kızdıran ya da üzen sözler karşısında iletişime geçtiğimiz kişinin anlayışlı biri olmadığını, bize karşı yeterince duyarlılık göstermediğini düşünür, yere ve duruma göre; bazen dil ucuyla durumu ifade etmeye çalışır, bazen susar kalır, bazen de alabildiğince haykırırız his ve düşüncelerimizi…Peki kızdıran ya da üzen sözleri sarf eden kişi kendimizse? O zaman ne yaparız? Kızdırdığımızı ya da üzdüğümüzü fark edebilir miyiz? Bunu fark eden kişiler için çok iyi, duyarlı, düşünceli bir insan diye övgüyle bahsedilir..Çünkü bu fark ediş kişiyi diğerlerinden ayırır..Aslında bu fark ediş kişisel bir tercih değil toplumsal bir gerekliliktir. Konuşurken karşımızdaki kişinin hassas olduğu bir konuya girdiğimizi ve bu konunun onu duygusal açıdan etkilediğini anlayabilmek her düzeyde ilişki için gereklidir.
Türk toplumunun fertleri olarak diğer toplumlara göre daha duyarlı ve hassas yapıda olduğumuzu düşünüyorum. Ancak toplum içinde kişisel ilişkilerimizde bazen farkında olmadan öyle büyük hatalar yapıyoruz ki… İletişime geçtiğimiz kişinin saatler hatta günlerce üzülmesine neden olabiliyoruz. Çevremizdekilere yardımcı olduğumuzu zannederek bir bir kırıveriyoruz gönülleri. Gönüllerle birlikte ilişkileri… Nasıl mı? gelin birlikte arayalım nasıl sorusunun cevabını… Yererek kötüleyerek yıkarak değil; yaparak, öğrenerek, düzelterek ama bir o kadar da tarafsızca bakalım nasıllara… İlk nasılımıza Çocuksuz çiftlerin yaşadığı zorlanmayı paylaşarak başlamak istiyorum. Her evlilikte süreç içinde çocuk sahibi olmak, iyi çocuk yetiştirmek ortak hayaller arasında yer alır. Bu hayalleri büyüklerin baskısı hızlandırabildiği gibi, kariyer beklentisi yavaşlatabilir. Ama ne olursa olsun evliğin birinci yılından itibaren en yakından uzağa doğru bebek var mı sorusu sorulmaya başlar. Önce anne sonra komşu sonra iş arkadaşları… Hele bir de iki ya da daha fazla yıldır evliyseniz çocuk var mı sorusu bırakılır ve kaç çocuğunuz var sorusuna geçilir. Şimdi biraz duyarlılık gösterip çocuğu olmayan çiftlerin bu sorular karşısında neler hissedebileceğini anlamaya çalışalım. 9 yıllık evlisiniz gördüğünüz tedavilere rağmen çocuğunuz olmadı bu durumu kabullenmiş siniz. Eşinizle birlikte gezerken yeni tanıştığınız biri ayaküstü size kaç çocuğunuz var diye soruyor. Sonra ayy! öyle mi çok üzüldüm. Sorun kimde? … Tüp bebek var, onu denesenize şimdi teknoloji çok gelişti. gibi ardınca devam eden cümleler. Hele ki aynı tür diyaloğun hafta da bir olduğunu düşünün. Ya da misafirliğe gitmişsiniz yaşına gelmiş bebeği olan bir aile size hamileliğinin tüm gelişimini evre evre anlatıyor Artık doğursa da kurtulsak diyorsunuz. O eve misafirliğe giderken isteyerek gider misiniz? Kendinizi orda rahat hissedebilir misiziniz? İnanın çok uç gibi gelen bu örnekler çocuksuz çiftlerin yaşadığı büyük bir sorun. Belki kötü niyetle değil ama akıl vermeler ve merakı içeren sorular hiç bitmez.
Bulunduğumuz yerde kullandığımız sözcüklerin karşı tarafta nasıl durduğuna bakmak lazım. İşsiz bir arkadaşımla konuşurken patronumun yaptığı haksızlığı hararetle anlatıp ondan çözüm yolu beklemek sanırım ona haksızlık yapmak olur.
İkinci nasılımız biraz daha farklı bir konuda olacak. Hangi sokakta zihinsel engeli bulunan ya da ruh sağlığı bozuk biri görsem Yine aynı sokakta böyle kişilerin peşinde dolaşıp eğlenmeye çalışan eğlenirken de deli diye dalga geçen sözüm ona akıllıları görmüşümdür. Biliyorum ki bize göre tuhaf gelen hareketlere sahip garip korkuları olan bu hasta yada zihinsel engelli kişilerle dalga geçmeyi adeta hobi edinmiş kişiler gattar ya da kötü insanlar değil sadece yaptıkları davranışı değerlendirmeyen kişilerdir. Acaba dalga geçilen kişi çok yakını olsaydı. Sahne yine bu kadar komik olur muydu? Ruh sağlığı bozuk olan hastaların içine cin girdi diye zindana kapatılıp öldürüldüğü bir çağda su ve müzik terapisiyle onları tedavi etmeye çalışan bir milletin torunlarına bilinçsizce yapılan bu davranışlar hıç şık durmamaktadır.
Kendimizde fark edemediğimiz kırıcılıkları arayıp bulmaya çalışmanın tercih değil toplumda yaşamanın bir zorunluluğu olduğunu unutmamalıyız. Saygılarımla…

KİŞİSEL ARASI İLİŞKİLERDE AFFETMEK

 affetmekSıcak bir yaz günü kıraç topraklarda uzun bir yaya yolculuğundasınız. Etrafta kimseler yok. Güneş tam tepenizde öyle kavurucu ki; ağır ağır yürüyorsunuz Ahmet Haşimin merdivenleri misali…Susuzluğa bağlı hararetiniz iyiden iyiye yükseliyor. Sıcaktan nesneler titrek ve bulanık görünüyor gözünüze… Biliyorsunuz ki; gideceğiniz yer, yürüdüğünüz mevkiden çok daha sıcak orada biraz kalıp geri döneceksiniz. Böyle bir yolculukta sırtınızdaki çantanıza kışlıkları alıp yolculuğa devam etmek nasıl olurdu?

Hayat; hayata geldiğinden buyana tanımlanmıştı hayatı yaşayanlarca….kimi hayata gelenler bir zindan olarak gördü hayatı; kimi hayata genler ise cennetin güzelliğini yükledi hayata… Bu tanımlamalara kimi zaman duygu, kimi zaman dünyaya bakış açısı rehberlik etti. Hayata ilişkin sevdiğim tanımlamalardan biri hayatın bir yolculuk olduğudur. Zindandaymışçasına zorlanılıp; cennetteymişçesine sevinildiği bir yolculuk. Hayatı yukarıdaki tanımladığımız gibi yolculuk olarak düşlersek affetmek sizce bu yolculuğun hangi kısmı?
Bence kışlıkların olduğu çantayı sırtınıza alıp giderken, mola verip çantayı bırakma anı, Sırtındaki tüm yükü atıp rahatlama anıdır. Seni gereksiz yere yoran ve işe yaramayan yükleri atma anıdır. Belki bunun içindir ki affetmek; affedene affedilenden daha çok katkı sağlar. Affetmemek ise bir yüktür. İçten içe altında sizi ezmeye çalışan bir yük.
Sevdiğiniz bir yakınınıza kırıldınız; sizi üzecek bir davranışı oldu. Onu affetmeyeceğinizi söyleyip ortamdan uzaklaştınız. İşte o andan itibaren eski arkadaşınıza karşı göstereceğiniz her tepki kaçma davranışını içerir. Aynı ortamı paylaşmak sizi rahatsız eder. Kaldırımda onu görmezden gelmek için bin bir çaba sarf edersiniz. Sırtınızda bir yüktür yani affetmemek. Yorucudur.
Af; hata karşısında kişiyi Hoşgörü ile karşılamayı onu mazur görmeyi tanımlar. Hata ise insan olmanın doğal aksesuarı gibidir. Hangimizin hayatında hata yada hatalar olmadı. Hangimiz eksiksiz ve yanlışsız yaşadık yılları…Hangimiz hayatında defalarca affedilme ihtiyacı yaşamadı. İlk affedilmemiz küçük ve masum hatalar karşısında şefkatli kucağı olan annelerimizden gelmedi mi? Sonra sarılıp bize bakışı? Ne güzeldir annenin hoşgörüsü? Sonra öğetmenin affetmesi; arkadaşın ,dostun, patronun…
Affetmek güzeldir. Affedilmek de öyle, Bugünler özlemini duyduğumuz hoşgörüyü yeşertmenin iyi bir fırsatı bence. Bir gün mahalle içinde arabamla giderken dalgın bir anda yol üstünlüğü olan bir aracı görmeden yola çıktım. Aracın fren sesiyle kendi aracımın frenine bastım. Ama yolun yarısına kadar gelmiştim. Kaza olsaydı yüzde yüz dikkatsiz araç kullanmaktan suçluydum yani. Araçtaki sürücüye bakıp kusura bakma dercesine el işareti yaptım. Araç sahibi olur öyle der gibi baktı ve el işaretiyle buyur geç dedi. En ufak bir kızgınlık yoktu yüzünde,büyük bir olgunluktu davranışı. güzel bir duyguydu ki hata karşısında affedilmek. Belki sert çıkışsa bende refleks olarak karşı atağa geçecektim. Bu olaydan sonra mümkün olduğunca trafik hataları karşısında kızmamaya çalışırım. Hiç düşündünüz mü ? Belki sizi dengesizce sollayan dikkatsiz bir sürücü sevdiği bir yakınının ölüm haberini almıştır. Belki diye düşünmek bile hoşgörüye atılan adımdır.
İnsanın en fazla desteğe ve hoşgörüye ihtiyacı olduğu anlardan biri hata yaptığı zamandır. Hatalar karşısında biraz daha sabırlı ve hoşgörülü olmak olgun birey davranışıdır. Affetmeyi önerirken bize karşı bilinçli ve kasıtlı bir şekilde yapılan zarar verici hatalardan kendimizi korumayacağız anlamı çıkarılmamalıdır. Ve yine unutulmamalıdır ki affetmek; affedilenden çok affedene katkı sağlar.
Yazımdaki hataların sizler tarafından affedilmesi umuduyla…

Surup.ORG Toplist Servisi - SiteEkle site-ekle site ekle siteni ekle sitene ekle link ekle cretsiz site ekle bedava site ekle toplist arama motoru add url hit kazan